top of page
ChatGPT Image 18 Ağu 2025 15_53_05.png

Geriye Yalnızca Yanıp Bitmiş Mumlar Kalır..

Güncelleme tarihi: 16 Ağu 2025

Márai ile tanıştığım bu kitap, okurken bana büyük bir keyif verdi; cevabı boğazda düğümlenen sorularıyla hepimizin içindeki muhasebe anlarını, bazen bir kaçışı bazen de kaçınılmaz yüzleşmeleri hatırlatarak bizi kendi hayatımızın sorgusuna davet ediyor. İnsan ruhunun en derin katmanlarını sabırla işlediği, zamanın ve sessizliğin ağırlığını hissettiren, okurken tüm duyguları iliklere kadar yaşatan başyapıtı..

Roman, yüzeyde kırk bir yıl sonra bir araya gelen iki eski dostun hikâyesi gibi görünse de, aslında bir ömrün muhasebesini, dostluğun kırılganlığını, tutkunun yıkıcı gücünü ve sadakatin anlamını sorgulayan derin bir iç hesaplaşmadır. Hepimizin takıldığı, bazen muhatap bulamadığı ve kendi zihnimizde yarattığımız o mahkeme salonu..

Hikâye, eski general Henrik’e kırk bir yıldır görmediği dostu Konrád’dan gelen bir mektupla başlar. Bu mektup, yalnızca geçmişin hayaletlerini değil, bastırılmış soruları, söylenmemiş gerçekleri ve ertelenmiş bir yüzleşmeyi de beraberinde getirir. Márai, neredeyse tüm romanı Henrik’in uzun ve yoğun bir monoloğu üzerinden kurar. Konrád’ın sessizliği, bu monoloğun yankısını büyütür; bir noktadan sonra Henrik’in dünyasına mahkûm olur ve onun gururlu ama kırılgan doğasına, içindeki yanıtlanmamış sorulara ve yıllardır sönmeyen merakına tanıklık edersiniz.

Henrik ve Konrád’ın dostluğu çocuklukta, askeri okul yıllarında başlar. Zıt kişilikleri onları tamamlar: Henrik kibirli, baskın ve aristokrat bir asker; Konrád ise hassas, sanatsal bir ruha sahip, ama dostunun gölgesinde ezilen bir müzisyendir. Bu dostluk, Henrik’in karısı Krisztina’nın aralarına girmesiyle sınanır. Ancak roman, ihanetin yalnızca fiziksel bir eylem olmadığını gösterir; duygusal ve psikolojik boyutlarıyla da ele alınır. Krisztina hiçbir zaman konuşmaz; o, anlatının merkezinde ama sessizdir. Bu tercih, iki erkeğin hesaplaşmasını ön plana çıkarırken, kadının karmaşık iç dünyasını gölgede bırakır. Yine de onun sessizliği, tüm anlatı boyunca iki adamın kaderini belirleyen bir ağırlık gibi hissedilir. Vicdan yükümlülüğü gibi...

Márai’nin büyüklüğü, görünürde hiçbir şeyin yaşanmadığı bir gecede, iki adamın mum ışığında yaptığı bu uzun sohbetten muazzam bir gerilim ve psikolojik derinlik yaratmasında saklıdır. Şato, sadece bir mekân değil, adeta geçmişin ve kaybolmuş bir dünyanın hatıra anıtıdır. Duvarlara sinmiş anılar, aristokrasinin çürüyen değerleri ve zamanın acımasız ilerleyişi, Henrik’in içindeki hesaplaşmanın dekoru hâline gelir.


Roman, okuru kaçınılmaz sorularla baş başa bırakır:

Sadakat gerçekten bir erdem midir, yoksa sadece bencil bir talep mi?
Tutku, bir kişiye mi, yoksa arzunun kendisine mi yöneliktir
Gerçek, bilindiğinde neyi değiştirir?
Ve insan, bir ömrü tek bir sorunun cevabını bekleyerek geçirebilir mi?

Tüm soruları okurken kendinize sorar ve cevaplarken bulursunuz kendinizi. Ne kadar cevaplayabilirseniz tabi.. Lakin Márai, bu sorulara net yanıtlar vermez. Bunun yerine, insan ilişkilerinin karmaşıklığını, hakikatin çoğu zaman söze dökülemeyeceğini ve bazı yüzleşmelerin asla tamamlanamayacağını gösterir. Henrik’in kırk bir yıl beklediği o gece, bir hesaplaşma olduğu kadar bir kabulleniştir de. Çünkü bazen, “haklı çıkmanın” ya da “gerçeği öğrenmenin” anlamı kalmaz; geriye yalnızca yanıp bitmiş mumlar, sessizlik ve yarım kalmış sorular kalır.

Yazarın dili, ağırbaşlı ama tok; sade ama derinlikli. Psikolojik çözümlemeleri, karakterlerin suskunlukları kadar güçlü. Romanın en çarpıcı yanı, sizi bu yüzleşmenin tanığı hâline getirmesi: Sanki o loş odada, mum ışığında, Henrik’in karşısında oturuyor, onun sorularına maruz kalıyoruz.

Tutkuların, ihanetlerin ve dostluğun kaçınılmaz kırılganlığının yazını olmanın ötesinde, zamanın bizden eksilttiklerine, söylenmemiş sözlerin ve yaşanamamış hayatların ağırlığına dair bir meditasyon, iç hesaplaşma adını ne koymak isterseniz o.

Marai, geçmişin gölgesinde yaşayan karakterleriyle, sizi kendi hayatındaki yarım kalmış sorularla baş başa bırakıyor. Ve kitap bittiğinde, geriye şu his kalıyor:

**Dünyanın çok da kıymeti yok; asıl kıymet, kalbimizde kalanlarda ya da cevabını vermeye çalıştığımız sorularda gizli...

Sahi mumlar sonuna kadar yanar mı?

Bunu fark edebilir miyiz bunca soru ve cevaplar içinde....

Keyifli okumalar dilerim...


Yazan: Seda Güzeler

Yorumlar


bottom of page